|
İSLAM
DÜŞÜNCESİNDE BİD'AT VE HURÂFE
Bid'at ve
hurâfe kelimelerinin, ikisi de
Arapça'dır. Özellikle rûhânî yaşamda sapmaları açıklamak için
kullanılan bu iki sözcük, çoğu kez birlikte söylenir. Oysa her
birinin anlamı ayrıdır. Fakat İslâmî değerleri çarpıtma ve dejenere
etme çabaları bu her iki kelimeyi birden çağrıştırmaktadır.
Dolayısıyla, anlatımlarda ikisinin genel olarak birlikte
kullanılıyor olması buradan kaynaklanmaktadır.
Bid'at sözcüğü, Arapça «Bedea» kök-fiilinin
mastarıdır. İslâm'da önemli bir terim olan bu kelime, «dinde yeri
olmayan yeni eylem» demektir. İslâm'a ait olmamasına
rağmen onun bir parçasıymış gibi hayata geçirilen her
sapkın eylem bu isimle damgalanır.
Bilindiği üzere, rûhânî ya da seküler olsun
her orijinal düzen ve her özgün kurum, ilk yapılanmadan hemen sonra
çeşitli yorumlara ve farklı revizyonlara konu olur. Bu olay, hemen
her felsefenin, her ideolojinin ve her dinin başına gelmiştir.
İnsanlar yeni buldukları her şey üzerinde çeşitli
nedenlerle tasarrufta bulunmak isterler. Bazen, zevk ve ihtiyaçlarına göre
onu yorumlar, yeniden düzenlemeye çalışırlar. Fakat
aralarında bunu kötü niyetle yapanlar da bulunur. Nitekim Allah
Teâlâ'nın elçi vasıtasıyla indirdiği vahiyler üzerinde bile
göz kırpmadan bunu yapanlar olmuştur.
***
İslâm, insanın gerek seküler, gerekse
rûhânî yaşamını hiçbir boşluğa ve hiçbir ihtiyaca yer
bırakmayacak şekilde evrensel disiplinlere
bağladığı için ona yeni bir şey eklemek, ya da onun
ilke ve unsurlarından birini yok saymak mümkün değildir. Olabilecek
bu tür girişimlere karşı gerek Kur'an-ı Kerim'de gerekse
Hz. Peygamber (s)'in sünnetinde güçlü önlemler alınmıştır.
Bu nedenle İslâm, yetkili ve ehil kişilerin ve kurumların
içtihatlarına daima açık, fakat bütün bid'at biçimlerine tamamen
kapalıdır.
İşte «bid'at» sözcüğü
İslâm din terminolojisine bu nedenle girmiştir. İslâm'ın
özgün değerlerini çarpıtmak ve dini dejenere etmek isteyebilecek art
niyetli kimselerin yenilik adına girişebilecekleri her
yıkıcı harekete karşı bizzat Hz. Peygamber (s), bu
sözcüğü kullanmış, onu, yıkıcı her eylemin
sembolü olarak tescil etmiştir.
İşte bu sembolün
ışığında ve bu sayededir ki İslâm'ın
akademik kurumları ve âlimleri, bin beş yüz yıldır
yanlış, geçersiz ve yıkıcı her girişimi
ayıklayabilmiş, onları dışlamış ve ümmeti bu
tür eylemlere karşı uyarmayı başarabilmişlerdir. Yine
bu sayededir ki günümüzde büyük İslâm vatanının her bölgesinde (hatta,
lâik-antropomorfist Türkiye'de bile) cenaze
alkışlamanın, ölülerden medet ummanın, heykellere,
türbelere ve anıt mezarlara karşı saygı duruşunda
bulunmanın şirk türünden bid'at olduğu, İslam âlimleri
tarafından yüksek sesle söylenebilmektedir.
Şu halde tereddütsüz diyebiliriz ki, «bid'at»
sözcüğü, Kur'an ve Sünnet ölçülerini koruyan
bağışıklık sistemine musallat olabilecek her mikrobun
genel adıdır. İslâm, hangi türden olursa olsun, bu mikrobu
derhal teşhis ve elimine eden öyle güçlü bir ayıklama sistemine
sahiptir ki bu güne kadar üretilmiş bin bir çeşit bid'attan hiç biri
İslam'a organik biçimde mal edilememiştir. Nitekim İslâm'ın
tamamen savunmasız olduğu, bu yüzden de onu yıkmak için her gün
yeni bid'atların üretildiği Türkiye gibi bir ülkede bile
bunların hiç biri -İslâm'ın gerçek mensupları olan- mü'minler
arasında şimdiye kadar kabul görmemiş, İslâm âlimleri
tarafından onaylanmamıştır. Onun için kim bir bid'at
üretmişse bu mikrobun neden olduğu hastalığa şimdiye
kadar sadece kendisi ve aldatabildiği kadar (onurdan yoksun, hasta ruhlu,
eğitimsiz ve basit) kimseler ancak
yakalanmışlardır.
Bid'at üretme isteği, çeşitli
nedenlerle ortaya çıkabilir. Bu tehlikeli mikroba karşı
imanını ve amelini koruma duyarlılığına sahip her
mü'min bunları öğrenmek durumundadır. Bid'at üretme
eğilimi, genelde iki faktörün sonuçları olarak ortaya çıkar.
Bunlardan biri, İslâm'daki ibadet şekillerinin
azımsanmasıdır. Bu eğilimin temelinde, kötü niyetten çok
bilgisizlik vardır. İkinci faktör ise İslâm'ı
çarpıtarak onu devre dışı bırakma amacıdır.
Hiç kuşku yok ki böyle bir amaç, ancak art niyetin ürünü olabilir.
Bid'at hangi niyetle üretilmiş
olursa olsun ve hangi türden olursa olsun, İslâm'ı hedef alan en
büyük tehlikelerden sayılmıştır. Bütün İslâm
bilginleri bu konuda görüş birliği içindedirler. Çünkü İslâm
düşmanları bu yüce kâinât dinini yıkmak için her çağda ve
her fırsatta, önce bid'at üreterek amaçlarına ulaşmak
istemişlerdir. Evet İslâm düşmanlarının en önemli
stratejilerinden biri budur. Çünkü bid'at, Evrensel Dine karşı
kullanılabilecek tüm silahların en sinsi ve en
yanıltıcı türüdür. Her şeyden önce mistik niteliğe
sahiptir. Çoğu dua, yakarış, zikir, adak, saygı
duruşu, «Ölü tanrı»'ya dilekçe yazma ve çelenk sunma gibi
tapınma şekilleriyle icra edilir. Hepsi de münferit ve kişisel
eylemlerdir. Dolayısıyla da masum görüntüler içinde göze çarparlar.
Bu bakımdan oldukça yanıltıcıdırlar. Bid'atın
hemen hiçbir siyasi yönü de yoktur. Bu nedenle önünde hemen hiçbir engel
bulunmaz. Özellikle cahil ve stresli insanları çok
rahatlatıcıdır. Bid'atın, İslâm'a karşı en
büyük tehlike oluşu, işte bu özelliklerden kaynaklanmaktadır.
Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki Yahudiler,
İslâm dünyasında kargaşa yaratmak ve bu yüce dinin özgün
yapısını hırpalayarak onu yıpratmak için kimliklerini
bile değiştirerek daima bid'at üretmeye
çalışmışlardır. Özellikle son otuz yıldır bu
konudaki faaliyetlerine büyük bir hız vermişlerdir. Günümüzde bid'at
üretme komploları için özel örgütler ve mekanizmalar kurulmuş,
başta Türkiye, Afganistan ve Irak gibi sosyolojik bakımdan daha
müsait olan ülkelerde bid'at ve hurafe sektörleri oluşturulmuştur.
Nitekim, İstanbul'da müslümanlara ait olduğu ileri sürülen bir
sosyete mezarlığında toprağa verilmek üzere, yine sosyete
semtlerinde bulunan iki camide -sözde namazları kılındıktan
sonra(!)- alkışlar arasında kaldırılan birçok
cenazenin, kimlik değiştirmiş Yahudilere ait olduğu
artık bilinmektedir. Bu cenazeleri kaldıran kalabalıklar da
aynı kökene ve aynı dine mensup oldukları için aralarında
alkış bid'atına karşı çıkan bir tek kişiye
bile şimdiye kadar rastlanmamıştır. Oysa bu insanlar kendi
havralarından kaldırdıkları hiçbir cenazeyi
alkışlamazlar. Sanatçı Cem Karaca'nın
alkışa karşı itirazlarını ve vasiyetini örnek
göstererek mevcut gerçeği çürütmeye kalkışan kimseler şunu
hatırlamalıdırlar: bu şahsın annesi Hıristiyan,
babası ise Bektaşi idi. Cem Karaca'nın bilindiği
kadarıyla, Yahudilikle herhangi bir alâkası yoktur.
***
Bid'atın özellikle mistik, kişisel ve
siyaset dışı olması eğitimsiz sürüler arasında
ona büyük bir yayılma hızı ve fırsatı vermektedir. Bu
ise İslâm'ın özellikle rûhânî cephesine karşı büyük risk
oluşturmaktadır.
Dinin özgün yapısı üzerinde keyfi
tasarrufta bulunmayı göze alanlar tarafından -özellikle Türkiye gibi
İslâm'ın tamamen savunmasız olduğu ülkelerde- sergilenen
eylemler, bu riski daha çok büyütmektedir. Onun için müslüman toplumun diri
kesimini oluşturan tevhidî çizgideki mü'min azınlığın
bu ülkede bid'atlara karşı son derece uyanık olması
gerekmektedir.
Son yıllarda genel olarak İslâm
vatanının hemen her köşesinde, özellikle Türkiye'de, bir yandan
yaşanan terör, anarşi ve ekonomik krizler yüzünden, öbür yandan medya
aracılığıyla içeriye taşınan yabancılara ait
müzik, moda ve çeşitli yıkıcı anlayışların
etkisi ve baskısı altında bid'at ve hurâfe üretimi büyük bir
hız kazanmıştır. Judeo-Chretien güçler
tarafından yönlendirilen rejimin ve medyanın beyin
yıkayıcı propaganda bombardımanı altında,
toplumun inançları sarsılmış, kutsal değerleri
aşınmıştır. Bu yüzden bunalıma giren halktan
birçok kimse, biraz teselli bulabilmek için medyumlara, büyücülere,
üfürükçülere, falcılara ve sahte peygamberlere
sığınmıştır.
***
daha çok Akaid, Fıkıh ve Hadis
branşlarında çalışmalar yapan
Araştırmacıların tespit ettiği bid'atlar çoktur.
Bunların hemen tamamının ortak bir noktası vardır. O
da tapınma amaçlı olmalarıdır. Bunun anlamı ise
şudur:
Bid'atçı insan, işlediği bid'at
sırasında bir faniyi, genellikle bilinçsizce Allah'a ortak
koşar; yani şirk fiilini işler. Meselenin ilginç yanı, en
yetkili kişi ve otoriteler tarafından uyarılsa bile
aldırış etmez. Bu da bid'atçı kimsenin, -kendisini
yanıltan kişi ya da kişiler tarafından- şartlandırıldığı
olasılığını güçlendirmektedir. Bu tespit,
bid'atçıların, büyük çoğunluğunun,
akıllarını ve iradelerini ilim, Kur'an ve sünnet
doğrultusunda kullanmadıklarını kanıtlamaktadır.
Bid'atın işlenişi
sırasında bid'atçı insan, Allah'a inanıyor olmakla birlikte
İslâm'ın kesinlikle yasakladığı ve en büyük suç
saydığı şu davranışlardan birini veya
birkaçını birlikte gösterir.
-
Allah Teâlâ'ya gösterilmesi gereken
saygının aynısını, herhangi bir cansız ya da
ölmüş insan için de gösterir. Bunu, «Esas duruş» diye
adlandırılan ayakta, kımıldamadan durum almak ve susarak
bir süre öylece dikilmek suretiyle yapar. Vurgulamak gerekir ki bu,
İslâm'da çok özel bir figürdür. Bu duruş Allah (cc)'dan başka
hiç kimse için canlandırılamaz! Yine vurgulamak gerekir ki «Milli Türk
Dini»'ni tasarımlayanlar, özellikle komplo amaçlı olarak bu
figürü, söz konusu dinin ayinleri için seçmişlerdir
-
Bu tarz içinde saygı gösterdiği
cansızdan veya ölmüş insandan, -Ancak Allah (cc)'dan istenebilecek -yardımı
diler.
-
Saygı gösterdiği cansızın
veya ölmüş insanın kutsal ve doğa üstü güçlere sahip bir
varlık olduğuna inanır.
-
Bu şekilde inandığı ve derin
saygı duyduğu ölmüş insana ait türbe, anıt mezar, mozole,
katafalk, heykel, sanduka, elbise ve eşyayı da kutsal sayar. Onlara
saygı gösterir.
Oysa İslâm'ın ölçülerine göre, insan
peygamber bile olsa ona ait mezar, elbise ve eşya böyle bir
saygıyı hak etmez. Ne var ki hemen hemen bütün bid'atçılarda bu
ortak özellikler bulunmaktadır.
Hurafeye gelince, Arapça'dan alınan bu
kelime; saçma sapan, akla ve mantığa aykırı söz ve
düşünce anlamına gelir. Mitolojiler, evliya menkıbeleri ve
masallar, hurafelere birer örnektirler. Bunlara inanmak, İslâm'ın
önem verdiği akla ve dinin kaynağı olan Kur'an'a ve Sünnete
aykırıdır. Bu nedenle hurafeye inanmak da İslâm'da
ağır günahlardan sayılmıştır. Bid'at ve
hurafeler, eskiden beri özellikle eğitimsiz kalabalıklar
arasında yaygındır.
Hz. Peygamber (s) Cabir bin Abdillâh'dan
rivayet edilen bir hadiste bid'at hakkında şunu söylemektedir:
«Sözün en hayırlısı Allah
(cc)'ın kitabıdır; yolların en doğrusu da Muhammed'in
gösterdiği yoldur; en kötü eylem ise (dinin özünden imiş gibi)
sonradan uydurulan şeylerdir ve her bid'at sapıklıktır...»
Başka bir rivayette, bu hadisin sonunda ayrıca «her
sapıklığın yeri ise ateştir» şeklinde
ek bir ifade mevcuttur.
Başka bir hadis de şöyledir: «Allah
bid'at işleyen kişiden ne bir oruç, ne bir namaz, ne bir sadaka, ne
bir hacc, ne bir umre, ne bir cihad, ne bir farz, ne de bir sünnet kabul eder;
bid'at işleyen kişi, hamurdan sıyrılıp çıkan
kıl gibi İslam'dan sıyrılıp çıkar»
Hz Peygamber (s)'in bu uyarıları
bid'atın ne kadar ürkütücü bir sonuca neden olacağını
açıkça göstermektedir. Onun için Allah Teâlâ'ya, Onun Rasulüne ve
Kur'an-ı Kerim olarak indirmiş bulunduğu vahye inanan her mü'min
bu korkunç akıbetten daima sakınmalıdır.
Ferit AYDIN
Araştırmacı-Yazar
feridaydin@hotmail.com
ferid@maktoob.com
http://feridaydin.tripod.com
Müslim, Hadis no. 1435; Cuma Kitabı, Namazın ve hutbenin
kısa tutulması Hkk.
|